Aynı Kazanda, Aynı Sofrada: Aşure ve Paylaşma Geleneği
Muharrem ayının onuncu günü Âşûrâ adıyla anılır. Türk-İslâm kültüründe bu dönem, zamanla buğday, bakliyat, kuru meyve ve yemişlerin birlikte pişirildiği aşurenin hazırlanıp komşulara ve ihtiyaç sahiplerine dağıtıldığı güçlü bir halk geleneğine dönüşmüştür. TDV İslâm Ansiklopedisi, aşurenin Osmanlı sarayında da pişirildiğini; muharremin onundan itibaren özel kaplarla saray dairelerine ve halka dağıtıldığını, Anadolu’da zengin ailelerin ve esnaf teşkilâtlarının da aşure dağıtımları yaptığını kaydeder. Muharrem ayı aynı zamanda Hz. Hüseyin ve beraberindekilerin 680 yılında Kerbelâ’da şehit edilmesi sebebiyle İslâm tarihinin büyük acılarından birini hatırlatan dönemdir. [1]
Aşurenin tek ve değişmez bir tarifi yoktur. Kültür ve Turizm Bakanlığı kayıtlarında buğday, nohut, fasulye, kuru üzüm, incir ve kayısı temel malzemeler arasında gösterilirken Anadolu’nun bazı yörelerinde bakla, börülce, mısır, pekmez, nar veya susam gibi farklı malzemelerin de kullanıldığı belirtilmektedir. Bu çeşitlilik, aşurenin yalnızca bir yemek değil, yaşadığı bölgenin tarım ürünlerini ve mutfak hafızasını da taşıyan kültürel bir ürün olduğunu gösterir. Asıl gelenek ise büyük bir kazanda pişirilen aşurenin yalnız ev halkı tarafından yenmesi değil; komşuya, akrabaya, yolcuya ve tanımadığımız insanlara da ulaştırılmasıdır. [2][3]
Aşurenin toplumsal değeri tam da burada ortaya çıkar: farklı malzemeler aynı kazanda kendi özelliklerini kaybetmeden ortak bir tada katkıda bulunur. Diyanet İşleri Başkanlığı da aşure geleneğini birlik, beraberlik, paylaşma ve dayanışmanın sembollerinden biri olarak değerlendirmektedir. Bununla birlikte kültürle dinî hükmü birbirine karıştırmamak gerekir; TDV İslâm Ansiklopedisi, aşure pişirmenin bizzat Hz. Peygamber tarafından Âşûrâ günü için emredildiğine dair sahih bir rivayet bulunmadığını özellikle belirtir. Dolayısıyla aşureyi değerli kılan şey, hakkında sonradan anlatılmış her rivayeti tarihî gerçek kabul etmek değil; paylaşmayı, komşuluğu, Ehl-i beyt sevgisini, ortak acıları hatırlamayı ve aynı sofrada buluşabilmeyi yaşatan köklü bir kültür geleneği olmasıdır. [1][4]

