Vatanı Savunma Sorumluluğu: Türklerde Askerlik Geleneği
Eski Türk topluluklarında ordu için “sü” kelimesi kullanılırdı. Aile ile ordu, toplumu ayakta tutan iki temel kurum arasında görülüyordu. Asya Hunları döneminde gelişen onlu teşkilâtta askerler 10, 100, 1.000 ve 10.000 kişilik birliklere ayrılıyor, her birlik birbirine bağlı bir komuta düzeni içinde hareket ediyordu. Bu sistem, farklı boylardan gelen insanları ortak bir disiplin ve sorumluluk altında birleştiriyor; askerî teşkilât aynı zamanda devlet düzeninin kurulmasına yardımcı oluyordu. Sonraki dönemlerde kullanılan “ordu-millet” sözü de toplumun savunma göreviyle devlet teşkilâtı arasındaki bu tarihî yakınlığı anlatır. [1][2]
Türklerde askerlik tarih boyunca tek bir biçimde uygulanmadı. Asker toplama yöntemleri dönemin tehditlerine, toprak düzenine, ekonomik imkânlarına ve hukuk sistemine göre değişti; geçici sefer kuvvetlerinin yanında sürekli birlikler kuruldu, askerlerin kaydı ve eğitimi giderek daha düzenli hâle getirildi. Osmanlı Devleti’nde Tanzimat dönemine gelindiğinde eski asker toplama yöntemleri yenilenmiş, 1843 düzenlemeleriyle zorunlu askerlik esasına dayanan Nizâmiye ordusu kurulmuş ve bu sisteme göre ilk asker alımı 1848’de gerçekleştirilmiştir. Bu gelişmeler, askerlik geleneğinin yalnız cesaret ve savaşçılıktan değil; eğitim, hukuk, disiplin, teknoloji ve güçlü bir ikmal düzeninden oluştuğunu gösterir. [2][3]
Ordu ile millet arasındaki dayanışmanın en açık örneklerinden biri Millî Mücadele yıllarında yaşandı. Mustafa Kemal Paşa’nın 7-8 Ağustos 1921’de yayımladığı Tekâlif-i Milliye Emirleri, halkın elindeki ulaşım araçları, giyecek, yiyecek ve çeşitli malzemelerin belirli bir düzen içinde ordunun ihtiyacına ayrılmasını sağladı; böylece Sakarya Meydan Muharebesi öncesinde yalnız cephedeki askerler değil, cephe gerisindeki vatandaşlar da bağımsızlık mücadelesine katıldı. Atatürk’e göre millî ordu kendisi için var olan ayrı bir güç değil, milletin yaşama ve bağımsız kalma iradesinin bir biçimiydi; gerçek kuvvet de yalnız silahtan değil, bilimden, teknikten, ahlâktan ve manevî dayanıklılıktan doğuyordu. Bu nedenle askerlik geleneğinin toplumu güçlendiren özü savaş isteğinde değil; vatanı koruma, görevini yerine getirme, ortak fedakârlık ve dayanışma bilincinde aranmalıdır. [4][5]

